ANASİYASET

Erdoğan’a göre, gücün kanunu ve kâğıdın kanunu

Erdoğan’a göre, gücün kanununun, kâğıdın kanununa meydan okuması

Dün Ayasofya camiinde gerçekleştirilen ilk namaz, Türkiye’deki İslam’ın Hıristiyan dünyaya karşı yönelttiği açık bir meydan okumasıydı, demektedir etnograf Hıranuş Kharatyan yazısında.

Yazıyı tamamen aktarıyoruz.

Erdoğan, 10 Temmuzda gerçekleştirdiği ve Ayasofya’nın yeniden camiye dönüştürülmesi kararını açıkladığı konuşmasında, “yeni Türkçeyle yazılmış olup, herhangi bir hukuki dayanağı olmayan, Türkiye Cumhuriyeti döneminde kabul edilmiş bir kanuna değil, 1453 yılında Konstantinopolis’i fethetmiş olan Fatih Sultan Mehmet’in kararına dayanmaktayız. Gelecekte de herhangi biri, Ayasofya’nın cami statüsüyle ilgili sahte bir belge hazırlamaya cesaret ederse, en büyük günah onun üzerinde olacaktır” demektedir.

Erdoğan’ın metnini şu şekilde de okumak mümkündür “Türkiye’nin değeri Osmanlı İmparatorluğu, artı, hayalimizdeki Turan dünyasıdır. Konstantinopolis’in fethi ve Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, Türkiye’nin tabii ve gerçek kanunlarının dışa vurumu olup, bundan sapmalar ve mantık adını taşıyan kâğıttaki kanunlar, Türkiye Cumhuriyeti olarak anılan Türk bedenini sıkan bir elbiseye dönüşmektedir. Kâğıda yazılmış ve mantık olarak kabul edilen kanunlar, gücün kanunuyla sabit değilse, hukuki değildir. Herhangi biri, kâğıda yazılı sahte belge ile Ayasofya’nın statüsünü değiştirmeye cesaret ederse, gücün gerçek kanunuyla cezalandırılır. Hodri meydan”.

“Millete yönelik” bu sembolik sesleniş, Hıristiyan dünyasına yönelik iki mesaj taşımaktaydı. Bu sayede Erdoğan, -“Türk’ün kanunu” belgeyle kabul edilen yalan kanun olmayıp, silahla elde edilendir,  “yeni Türkçe” ve bununla kâğıda yazılanlar Türkler için değmez, değersiz, sahte bir şeydir, Türkiye Cumhuriyeti sahte bir elbisedir ve Türk bedenine dar gelmektedir- şeklinde, daha önce birçok kez yapmış olduğu açıklamalarını doğrulamaktadır.

Lozan hükümleri, zayıflamış Türkiye’nin bedenine göre dikilmişti, şimdi ise Türkiye şişmanlamış olup, bu elbiseyi gücün kanunuyla değiştirmek istemektedir.

Dikkatleri çeken, Erdoğan’ın “millete yönelik” seslenişinin yayınlanması için seçilen ve ilk bakışta garip gelen 20.53 saatiydi, bu ise Konstantinopolis’in işgalinin yılı olan 1453’e bir atıf olabilirdi. Bu durumda 14.53 seçilebilirdi, fakat bu durumda 1453 geçmiştir ve 20.53 arzu edilen geleceği, 2053 yılını simgelemektedir. Konstantinopolis’in işgalinin 600. yılı dolduğunda, Erdoğan’ın hayaline istinaden büyük bir ihtimalle bu yıldönümü, Türkler tarafından “gücün kanununun” edinimleriyle karşılanacaktır.

Lakin Erdoğan’ın 10 Temmuz seslenişindeki satır araları hayli çoktur. Bunlardan biri de cumhuriyet temelli, Kemalist Türkiye’nin, Mustafa Kemal tarafından ilan edilmiş toplumsal en önemli, kutsal değerlerinin değişimidir. Bu değerler, Kemal’in şahsının kutsanması, yeni Türkçe, Türkiye’nin dünyevileşmesi ve Batılılaşması üzerine kurulmuştur.

Kemal’in şahsının kutsanmasının topluma mal edilmesi, 1926 yılında, Konstantinopolis’teki Sultanahmet meydanında, Avusturyalı heykeltıraş Heinrich Krippel tarafından hazırlanmış Mustafa Kemal heykelinin Sarayburnu bahçesine dikilmesiyle başlamıştır. Heykelin dikileceği yer olarak çok sembolik bir yer olan, Konstantinopolis’in kuruluş noktası seçilmişti. Konstantinopolis’in, M.Ö. VII. yüzyılda Yunanistan’ın Megara şehrinden gelen Yunanlılar tarafından kuruluşu, tam da bu bölgede, günümüz Sultanahmet meydanında başlamıştır. Burası Boğaziçi’nin Avrupa kısmı olup, Boğaz’ın Asya kıyısında kurulmuş olan Kalketon (günümüzde Kadıköy mahallesi) yerleşiminin tam karşısındaydı.

Megara şehrinden göçen Yunanlılara Byzas adlı bir kral önderlik etmekte olup, şehrin adı da ona istinaden Byzantion olarak anılmıştır. Ancak bin yıl kadar sonra, 330 yılında, Byzantion şehri kral Konstantin tarafından Roma İmparatorluğu’nun başkenti olarak ilan edildiğinde, Konstantinopolis olarak adlandırılmış, 395 yılından sonra da Bizans İmparatorluğu’nun başkenti olmuştur.

1.100 yıl sonra, 1453 yılında Konstantinopolis’i fetheden sultan II. Mehmet, Roma-Bizans imparatorluklarının başkentini Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti ilan eder ve Ayasofya’yı Ayasofya camisine dönüştürüp, sembolik bir kuruluş yaparak, şehrin esas kuruluş noktasını “yeniden vaftiz edip” ismini değiştirerek yeni, Osmanlı-İslam kültür ve siyaset döneminin başlangıcını ilan eder. 1616 yılında yanına ünlü Sultan Ahmet camiinin (Mavi cami) inşasıyla bu meydan daha sonra Sultanahmet ismini almıştır.   

470 yıl sonra Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını kurtarıp, Lozan konferansı sayesinde “Türk vatanını” kurmuş olan Mustafa Kemal, Yunan-Bizans-Osmanlı imparatorluklarının başkentini reddedip, Ankara’yı resmen cumhuriyetin başkentine dönüştürür ve 1930 yılında, Türkiye’deki resmi yazışmalarda Konstantinopolis ismi yerine Türkçede çoktan beri kullanıma girmiş olan “İstanbul”  isminin kullanılması talimatını verir. Lakin Mustafa Kemal, Konstantinopolis’in doğum yeri olan noktada, yeni dönemin sembolik “yeniden vaftizi” geleneğine kendi katkısını sağlayarak, 1926 yılında Sultanahmet meydanına Türkiye’deki ilk Mustafa Kemal heykelini diktirir ve Ayasofya camiini müzeye çevirir. Müze geçmişle ilgilidir, Mustafa Kemal’in Türkiye’sinde Hıristiyanlık geçmişti, Osmanlılık da geçmişti, onların yeri müzedeydi, İslam camiinin rolünü “bizim” Türk Sultan Ahmet’in yaptırmış olduğu Mavi Cami, Konstantinopolis’in Türklüğünün sembolü ise, kendi, Türk Mustafa Kemal’in heykeliydi. Osmanlı geçmişi, Mustafa Kemal tarafından sistematik bir şekilde Türkleştirilmekteydi.

Erdoğan şimdi yeni bir Osmanlı İmparatorluğu hülyasında olup, Lozan konferansı kararlarının sorgulanması konusunu birkaç kez gündeme getirdikten sonra, 10 Temmuzda yeni Türkçenin getirmiş olduğu sahtecilikten bahsetmektedir. “Yeni Türkçe” batılılaşmış Türkiye’nin dilidir, Erdoğan ise, “diplomatik gücün kanunuyla” kendisini gösteren Avrupa’nın isteksizliğinden yanık olup, Türk’e mahsus, tabii “silahın gücü kanununa” dönecektir, şayet çoktan dönmüş değilse tabii. “Silahın gücü kanunu” bir müze emvali değildir ve Hıristiyan dünyası, Hıristiyanların sembolik bölgesinde, eski mabedinin yeniden İslamlaştırılmasını, “silahın gücü kanununun” şimdilik sembolik zaferini görmelidir. Erdoğan, Kemalist Türkiye’nin ninnilerinden boğazına kadar toktur. Erdoğan’ın Türkiye’sini, 1453 yılında Konstantinopolis’i silah kanunu ile fethetmiş Fatih Sultan Mehmet’in değerlerine döndürecektir. Erdoğan’ın kısa seslenişinin önemli mesajlarından biri, belki de en önemlisi işte budur.

Türkiye gazeteleri son günlerde İslam’ın Hıristiyan dünyası tarafından kuşatma altında olduğundan çok bahsetmektedir. Türk yorumculardan biri, dünkü namazı sunarken, “ilerdeki Hıristiyan saldırılarına karşı hazırlıklı olmalıyız. İstanbul bizim toprağımız olduğu müddetçe, torunlarımız daha sonraki asırlarda saldırıya maruz kalacaklardır. Namazımız, İslam’ın kuşatma altında olmasına güçlü bir cevap niteliğindedir” diye açıklamaktaydı.

Türk İslam’ı gerçekten de kuşatma altındadır, fakat Hıristiyan dünyasından ziyade, Türk İslam halifeliği perspektifine veya XX. yüzyıl Kemalist Türkiye’sinde Sünni İslam’ın etnik bir çehre almasına ve Erdoğan’ın Türkiye’sinde Neo-Osmanlılaşan Türkleşmiş İslam’ın üstünlük ilamına katlanmak istemeyen İslam dünyası tarafından.

Türk gazetelerinde ilk namaza İlham Alyiev’in de davet edilmiş olduğu yazılmış olsa da, namazın yayını esnasında bu konuda ve İlham Aliyev’in orada olup olmadığı konusunda konuşulmamıştır. Susma gerekliliğinin seçenekleri şunlar olabilir: 1. Ayasofya, Ortodoks bir Hıristiyan mabedinde açılmaktadır ve Aliyev, Ortodoks Rusya’ya karşı açık bir meydan okumadan çekinmektedir, 2. Artsakh çatışmasının düzenlenmesiyle uğraşan Minsk grubu ülkeleri genel olarak Hıristiyan ülkeler, eş başkanlar üçlüsü de özellikle ABD ve Fransa olup, Ayasofya’nın camiye dönüştürülmesi konusundaki Erdoğan’ın faaliyetleri konusunda yüksek sesle memnuniyetsizliklerini açıklamışlardır, 3. Azerbaycan Türklüğü’nün kimlik ekseni, her halükârda Şiiliktir, Ayasofya ise, Sünni İslam’ın sembolik zaferinin onaylanmasıdır, 4. Azerbaycan, Türk İslam’ının Neo-Osmanlı fikriyatını, kendi benliğini kaybedebileceği korkusuyla, kabul etmek istememektedir. Diğer bir deyişle, İlham Aliyev, Erdoğan’ın gücün kanunundan faydalanmakta, fakat Türkiye ile olan ilişkilerinde, kâğıdın kanunu platformunu elde tutmaya çalışmaktadır.

Daha fazlasını göster
Back to top button