ANASİYASET

İsrail ile BAE arasında anlaşma

İsrail ile BAE arasındaki anlaşma Erdoğan’ın izolasyonunu güçlendirdi

Edward Stafford, Ahval’da yazdığı makalesinde, Türkiye ve ABD cumhurbaşkanları Recep Tayyip Erdoğan ve Donald Trump’ın ülkelerinin çıkarlarını (gördükleri şekliyle) ilk sıraya koyan bir dış politika oluşturduklarını yazdı.

Ne yazık ki her iki lider için de “benim milletim her şeyin üstünde” vurgusu müttefikler ve dost ülkeler arasında tartışmalara neden oldu.

Ancak dünyanın en büyük ekonomisini yöneten ve girişimciler ile diğer yetenekler için çekim merkezi olmaya devam eden ABD başkanının aksine, Erdoğan daha az doğal avantajı olan bir ulusa liderlik etmekte ve ülkesi göçmenleri çekmektedir.

Trump yönetimi altındaki Amerika Birleşik Devletleri’nden hoşlanılmayabilir, ancak eski dostları onu görmezden gelemez.

Erdoğan döneminde Türkiye o kadar şanslı değildir.

Erdoğan’ın, İsrail ile BAE arasındaki anlaşmanın imzalanmasına tepkisi bu ikilemi açıkça göstermektedir.

Türk Dışişleri Bakanlığı’nın “ikiyüzlülük” olarak adlandırdığı olaylar nedeniyle BAE ile bağları koparmayı düşündüğünü söylemektedir.

Filistin yönetimi ve muhtemelen Katar haricinde, herhangi bir Arap ülkesinin aynı şeyi yapacağını hayal etmek zordur.

Sünni Arap milletinin, çıkarlarını Şii İran’a karşı savunan BAE’nin bu adımına karşı koymaktaki faydası nedir?

Peki, Erdoğan, Türkiye’nin sınırdaş olmadığı bu iki ülke arasındaki ilişkilerden neden endişeli? Sorun Kudüs’ün, Ayasofya gibi Müslümanların kontrolüne dönmesi midir? Kısacası evet.

Modern Türkiye’nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk, Osmanlıların tamamen gizlenebilmesi için ülkesinin tarihinde bir dönüm noktası olmasını istedi. Erdoğan, Osmanlı yaylalarında Türk otoritesini ve hâkimiyetini, özellikle de daha geniş Müslüman cemaatindeki liderliğini yeniden tesis etmek istemekteydi.

Bu kısmen, Fethullah Gülen’i eğitim ve nüfuz oluşturma çabalarında Türk yetkililerle birlikte neden desteklediğini ve işbirliği yaptığını açıklamaktadır.

Erdoğan’ın, tüm Sünni Müslümanların (Türklerden, Türkmenlerden ve diğer Türk halklarından başlayıp, ardından hızla Araplara geçerek) çıkarlarını temsil etme arzusu, Gülen ile bölünmesine yol açmıştır.

Böylelikle Ayasofya’nın camiye çevrilmesi, haklı olarak Türk milliyetçiliğinin (Atatürkçülüğün) bir ifadesi olarak görülebilirken, laik moderniteyi ve Erdoğan’ın önde gelen bir siyasi lider olma arzusunu da reddetmektedir.

Ayasofya’nın dönüşümü ve Erdoğan’ın Ortadoğu’da müreffeh bir Türkiye vizyonu ne kadar önemli olursa olsun, Kudüs’ü tekrar Müslümanların kontrolü altına almaktan çok daha az önemlidir.

Yüzyıllar boyunca Kudüs, kutsal Mekke ve Medine şehirleri gibi Osmanlı padişahlarının siyasi kontrolü altındaydı.

Kudüs üzerinde siyasi kontrol elde etmek Erdoğan için gerçek bir hedef olmasa da, açıkça Sünni Müslümanların Kudüs’teki haklarının ve ayrıcalıklarının, Yahudi devletinin kontrolünden sıyrılmış olan savunucuları olarak görülmesini istemektedir.

Emirlik halkı, Mısırlılar ve Ürdünlüler ile birlikte, İsrail’e itaat etmeyi kabul ettiklerini göstermektedir.

Filistinliler gibi Erdoğan da bunu bir ihanet olarak görmektedir.

Bu ülkelerden farklı olarak, onların bu yaklaşımlarını egemen bir Filistin devletine yönelik özlemlerinde ihanet görmemekte, ancak İslam cemaatinin kontrolü altında olması gereken Yahudilerin elindeki bölgelere karşı Müslüman dayanışmasına ihanet olarak görmektedir.

Her iki adım da pahalıya patlamaktadır.

Erdoğan, Osmanlının milliyetçilik ve emperyal hırslar yüzünden çöktüğünü unutmuş gibi görünüyor.

Bu tutarlı eylemlerin arka planına karşı, ne Emirlikler, ne İsrail, ne de Birleşik Devletler onun öfkesine kulak asmayacaktır.

Son olarak Erdoğan, Trump’ın S-400’lerin satın alınmasıyla ilgili Türkiye’ye yönelik yaptırımları erteleyebileceğini ve Doğu Akdeniz’deki sorunları Avrupa Birliği’ne bırakabileceğinin farkında olmakla birlikte, İsrail söz konusu olduğunda Erdoğan’ın ABD’li mevkidaşı ile kişisel ilişkisinin çok az anlam ifade ettiğini fark etmektedir.

Daha fazlasını göster
Back to top button