
İsrail’in Ermeni Soykırımı’nı tanıma kararı, 28 Haziran’da Dışişleri Bakanı Gideon Saar tarafından “ahlaki ve tarihsel adaletin uzun süredir gecikmiş bir gereği” olarak sunuldu. Ancak Frankfurt Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün (PRIF) kıdemli araştırmacısı Eldad Ben-Aharon’a göre bu açıklama, kararın alındığı dönemin ortaya koyduğu siyasi gerçekleri gizliyor.
Tanıma kararı, son dönemde giderek daha fazla İsrailli siyasetçinin ve ulusal güvenlik çevrelerinden bazı isimlerin Türkiye’yi “yeni İran” olarak tanımlamaya başlamasıyla aynı döneme denk geldi. Ancak bazı çevreler bu benzetmeye karşı çıkıyor.
1915 Ermeni Soykırımı’nın resmen tanınması, aynı zamanda Ankara’nın 2024 yılından itibaren yoğunlaştırdığı ve İsrail’i uluslararası hukuku ihlal eden bir ülke olarak göstermeyi amaçlayan hukuki ve diplomatik kampanyaya karşı stratejik bir karşı hamle niteliği taşıyor. Bu kampanya, Gazze savaşının ardından İsrail’in uluslararası konumunun zayıflamasında etkili oldu.
Netanyahu’nun 2025’teki “deneme hamlesi”: Ermeni Soykırımı tanımasına yönelik tepkileri ölçme girişimi
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, 26 Ağustos 2025’te PBD Podcast’e katıldı. İsrail’in Ermeni Soykırımı’nı neden tanımadığı sorusuna yanıt veren Netanyahu, öncelikle Knesset’in bu konuda zaten yasa tasarısını kabul ettiğini söyledi. Ancak bu ifade yalnızca kısmen doğruydu; çünkü Netanyahu ve müttefikleri daha önce benzer girişimleri defalarca engellemişti.
Sunucunun Netanyahu’nun kişisel görüşünü sorması üzerine İsrail Başbakanı, “Ben bunu az önce yaptım. İşte, buyurun” ifadelerini kullandı. Bu sözler dünya basınında geniş yer buldu. Ancak ardından herhangi bir kurumsal açıklama veya politika değişikliği gelmedi. Ermenistan ise bu açıklamayı popülist bir adım olarak değerlendirdi.
Podcast sırasında yapılan bu kısa açıklama resmi bir tanıma anlamına gelmiyordu. En fazla, daha sonra atılacak adımın öncesinde yapılmış bir “deneme hamlesi” olarak değerlendirilebilir.
28 Haziran 2026’da İsrail Bakanlar Kurulu, Ermeni Soykırımı’nın tanınması yönünde oybirliğiyle karar aldı. Hem faili hem de mağduru resmi olarak tanımlayan bu karar, basında geniş yankı uyandırdı. Netanyahu’nun podcast açıklamasının aksine bu karar, devlet politikasında gerçek bir değişikliğe işaret ediyordu.
Ancak bu adımın başka önemli işlevleri de vardı.
İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar, tanımayı “ahlaki bir karar” olarak nitelendirerek, “doğru olanı yapmak için hiçbir zaman geç değildir” ifadelerini kullansa da karar aynı zamanda stratejik hedefler de taşıyordu. Kararın daha kapsamlı değerlendirilmesi, Ermeni Soykırımı hafızasının İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin ciddi biçimde kötüleştiği bir dönemde Ankara’ya karşı bir araç olarak kullanıldığını gösteriyor.
Bununla birlikte Ermeni Soykırımı’nın tanınması, diplomatik açıdan yalnızca bir kez kullanılabilecek bir kart niteliği taşıyordu. Karar halen Knesset’in resmi onayını bekliyor olsa da (oylamanın 2026 Ekim seçimlerinden sonraya bırakıldığı belirtiliyor), Bakanlar Kurulu’nun oybirliğiyle aldığı karar şimdiden Türkiye ile siyasi ve diplomatik ilişkilerde yeni bir kopuş sürecini beraberinde getirdi.
İsrail’in Ermeni Soykırımı’nı tanımasının arka planı
2023 yılından bu yana Türkiye, uluslararası platformlarda İsrail’i sorumlu tutan söylemi güçlendirmeyi amaçlayan daha sert bir hukuki ve diplomatik strateji izliyor. Ağustos 2024’te Türkiye, Güney Afrika’nın İsrail aleyhine Uluslararası Adalet Divanı’nda açtığı davaya, Soykırım Sözleşmesi çerçevesinde müdahil olmak için başvuruda bulundu.
Bu açıdan bakıldığında İsrail’in Ermeni Soykırımı’nı tanıması yalnızca gecikmiş bir adalet adımı değil, Ankara ile yaşanan gerilimin tırmandığı bir döneme göre hesaplanmış stratejik bir hamle olarak değerlendiriliyor.
Tanıma kararı aynı zamanda İsrail siyaseti ve sivil toplumunda, Türkiye ile mevcut çatışmadan yaklaşık yirmi yıl önce başlayan daha uzun süreli bir iç sürecin sonucu olarak ortaya çıktı. İsrail’de Ermeni Soykırımı’nın tanınması yönündeki girişimler en azından 2000’li yılların başına kadar uzanıyor. O dönemde farklı siyasi ve dini çevrelerden isimler, konu henüz İsrail-Türkiye ilişkilerindeki gerilimle bağlantılı hale gelmeden bu talebi gündeme getiriyordu.
Farklı siyasi partilerden Knesset üyeleri; aralarında Yossi Sarid, Haim Oron, Reuven Rivlin ve Aryeh Eldad’ın da bulunduğu isimler yıllar boyunca bu konuyu parlamenter kanallar aracılığıyla gündemde tuttu.
Daha sonra tanıma süreci yerel yönetimler düzeyine taşındı. Önce Petah Tikva Belediyesi, ardından 2023 yılında Hayfa Belediyesi bu yönde karar aldı. Milletvekilleri ve yerel yönetimler tarafından aşağıdan yukarıya ilerleyen bu süreç, yürütme organından bağımsız gelişen ayrı bir siyasi dinamik olarak değerlendiriliyor.
Ancak burada daha dar fakat önemli bir başka perspektif bulunuyor: Hükümetin neden özellikle Haziran 2026’da harekete geçtiği ve bu zamanlamanın, Ermeni Soykırımı’nın tanınmasına yönelik uzun vadeli iç siyasi eğilimlerden ziyade Türkiye’nin İsrail’e karşı yürüttüğü hukuki ve diplomatik kampanyayla nasıl örtüştüğü sorusu önem taşıyor.
İsrail’in Ermeni Soykırımı’nı tanımaktan uzun süre kaçınmasının en yaygın açıklaması Türkiye faktörüne işaret ediyor. Bu, güçlü bir tarihsel argüman olarak değerlendiriliyor. 1970’lerin sonlarından itibaren ve özellikle 1979’daki İslam Devrimi’nin ardından İsrail’in Orta Doğu’da daha fazla yalnızlaşması ve Türkiye’ye daha bağımlı hale gelmesiyle birlikte Ankara ile stratejik ortaklık, soykırımın tanınmasını diplomatik açıdan son derece maliyetli hale getirdi.
İsrail Dışişleri Bakanlığı, Türkiye ile ilişkilerin korunması amacıyla Ermeni Soykırımı konusunu gündeme getirmekten kaçındı.
Bu yoruma göre, söz konusu engeli ortadan kaldıran isim bizzat Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan oldu. Erdoğan’ın İsrail’e yönelik giderek sertleşen tutumu, Hamas ile yakınlaşması ve 7 Ekim 2023 sonrasında İsrail-Türkiye ilişkilerinin çökmesi, ilk kez resmi tanıma için uygun bir zemin oluşturdu.
Bu açıklama doğru olmakla birlikte, tek başına yeterli değildir.
Kararın ortaya çıkış biçimi, alınan kararın içinde bulunduğu hukuki ve stratejik atmosferi de yansıtıyor. Önceki İsrail-Türkiye krizleri arasında 2010 yılında yaşanan Mavi Marmara olayı bulunuyordu. Ancak olayın ciddiyetine rağmen bu tür krizler sonunda diplomatik müzakereler ve resmi özürlerle çözüme kavuşturulabiliyordu.
2023 sonrasında yaşanan kopuş ise farklı bir nitelik taşıyor. Türkiye’nin, İsrail’i uluslararası hukuk ihlalcisi olarak gösteren söylemi yalnızca dile getirmekle kalmayıp kurumsallaştırmaya yönelik sistematik çabaları bu sürecin önemli bir parçası oldu.
“Yeni İran” kavramı bağlamında Ermeni Soykırımı’nın tanınması
Ermeni Soykırımı’nın tanınmasına yönelik oylama, aynı zamanda İsrail’de üst düzey yetkililerin Türkiye’ye yönelik söylemlerinde yaşanan daha geniş bir değişimle aynı döneme denk geldi. Türkiye artık yalnızca zor ancak kontrol edilebilir bir komşu olarak değil, uzun yıllar İran’ın sahip olduğu konuma benzer şekilde, İsrail için temel bölgesel tehditlerden biri olarak görülmeye başlandı.
İsrail hükümeti tarafından oluşturulan Nagel Komitesi, Türkiye ile gelecekte yaşanabilecek olası askeri çatışmalara karşı hazırlıklı olunması gerektiği uyarısında bulundu. Komite, Ankara’nın artan bölgesel hedeflerinin iki ülke arasındaki stratejik ilişkinin niteliğini kökten değiştirdiğini savundu.
Bu yaklaşımın devamı olarak, eski Başbakan Naftali Bennett (2021-2022) 17 Şubat 2026’da Kudüs’te düzenlenen Amerikan Yahudi kuruluşlarının liderleri toplantısında yaptığı konuşmada, “Türkiye yeni İran’dır” ifadelerini kullandı.
Bennett, Erdoğan’ı kurnaz ve tehlikeli bir lider olarak nitelendirerek, Türkiye’nin İsrail’i kuşatmaya çalıştığını öne sürdü. Ankara ve Katar’ı Suriye ve diğer bölgelerde nüfuzlarını artırmakla suçlayan Bennett, Türkiye’nin Suudi Arabistan’ı İsrail karşıtı bir pozisyona çekmeye ve nükleer silaha sahip Pakistan ile birlikte düşmanca bir Sünni ittifakı oluşturmaya çalıştığını iddia etti.
Bennett ayrıca “İsrail diplomasisinin pasifliği” olarak nitelendirdiği yaklaşımı eleştirdi. Bu ifade, Ermeni Soykırımı’nın tanınması gibi daha kararlı adımlar atılması çağrısı olarak yorumlandı.
Bu açıklamalar bir arada değerlendirildiğinde, 28 Haziran kararından çok önce İsrail dış politika çevrelerinde Türkiye’nin, İran’ın eski rolünün yapısal devamı olarak başlıca bölgesel rakip şeklinde konumlandırıldığı görülüyor.
İsrail’in bu değerlendirmesi, soykırım oylaması ile ülkenin genel güvenlik anlayışı arasındaki eksik bağlantıyı oluşturuyor.
Eğer Türkiye varoluşsal bir tehdit olarak görülüyorsa, geçmişte NATO müttefikine karşı kullanılması çok riskli kabul edilen araçlar — 1915 Ermeni Soykırımı’nın tanınması da dahil olmak üzere — artık kullanılabilir hale geliyor.
Türkiye ile ilişkilerin önceki diplomatik değerinin ortadan kalktığı düşünülüyorsa, tanıma kararı İsrail’in Türkiye politikasından bir sapma değil, aksine bu politikanın bir parçası haline geliyor. Bu yaklaşım, Yunanistan ve Kıbrıs ile oluşturulan üçlü ittifaklar ve Türkiye karşıtı iş birlikleri çerçevesindeki daha geniş bölgesel stratejilerle birlikte değerlendiriliyor.
Ancak bu yaklaşım İsrail’in ulusal güvenlik ve dış politika çevrelerinde de tartışmalı olmaya devam ediyor.
Eleştirmenler, “yeni İran” benzetmesinin belirli bir iç siyasi hedefe hizmet ettiğini savunuyor. Onlara göre Naftali Bennett, 2026 Ekim seçimleri öncesinde siyasi dönüş hazırlıkları kapsamında bu açıklamaları yaptı.
Bu yaklaşımın eleştirmenleri ayrıca önemli bir farkın göz ardı edildiğini belirtiyor.
İran’ın aksine Türkiye, İsrail’in var olma hakkını hiçbir zaman reddetmedi ve doğrudan askeri olarak yok edilmesi tehdidinde bulunmadı. Her ne kadar İsrail’i “tüm dünya için bir yük” olarak nitelendiren açıklamalar yapılmış olsa da, bu tür söylemler çeşitli hükümetlerin tepkisine neden oldu.
Özellikle Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul, İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Saar ile yaptığı görüşmenin ardından Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın İsrail’e yönelik son açıklamalarını eleştirdi.
Bununla birlikte bu şüpheler, yukarıda belirtilen eğilimi ortadan kaldırmıyor. Bennett’in açıklamaları ve Nagel Komitesi’nin uyarıları, “yeni İran” kavramının oylamadan aylar önce İsrail siyasi ve güvenlik çevrelerinde aktif biçimde şekillendirildiğini gösteriyor. Ancak bu, Türkiye’nin niyetleri konusunda kanıtlanmış bir gerçek değil, siyasi bir tartışma alanı olmaya devam ediyor.
Bu ayrım büyük önem taşıyor: Bu analiz, tanıma kararının arkasındaki siyasi motivasyonları inceliyor ancak Türkiye’nin İsrail için yeni bir varoluşsal tehdit olup olmadığı konusunda kesin bir sonuca varmıyor.
Bugün tanıma kartı oynandığı için İsrail ile Türkiye arasındaki ilişkilerin yeniden normalleşme ihtimali her zamankinden daha belirsiz görünüyor.
İki ülke arasındaki ilişkiler, soykırımın inkârı ve tanınması etrafında şekillenen, tarihsel hafızanın hem jeopolitik rekabetin hem de iç siyasetin aracı olarak kullanıldığı açık bir rekabet dönemine girmiş durumda.
Almanya, Avrupa Birliği ve diğer dış aktörler açısından çıkarılacak ders, tek bir olayın ötesine geçiyor. İsrail ve Türkiye arasındaki rekabet derinleştikçe tarihsel hafıza, yalnızca geçmişte yaşanmış olayların kaydı olmaktan çıkıp devlet yönetiminin aktif bir aracına dönüşüyor.
Bu araç, çoğu zaman gerçeği ortaya koymaktan ziyade rakibi sınırlandırmak amacıyla kullanılıyor. Hem tanıma hem de inkâr bu işlevi yerine getirebiliyor.
Güvenlik, göç ve enerji alanlarında her iki ülkeyle de iş birliğini sürdürmek isteyen hükümetler, yalnızca “hangi tarih anlatısının daha doğru olduğu” sorusuna değil, tarihin siyasi rekabet içinde nasıl kullanıldığı gerçeğine de dikkat etmek zorunda kalacak.







