ANASİYASET

Kürt meselesi çözülmeli, aksi takdirde, PKK’dan daha güçlü yeni hareketler ortaya çıkacaktır

VECTORS’in sorularını Avrupa kurumlarındaki Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM) temsilcisi Fayık Yağızay (Strazburg) yanıtladı.

Öcalan’ın silahsızlanma çağrısı: Sizce bu onun kendi iradesiyle alınmış bir karar mıydı, yoksa baskı sonucu muydu?

Elbette ki bu gönüllü bir karardı. Evet, kendisi hapiste, izole edilmiş durumda ve Türk devletinin kontrolündeki bir adada tutuluyor. Ancak onun zihniyeti ve iradesi hiçbir zaman devlet tarafından kontrol altına alınmadı. O, her zaman özgür bir ruhla hareket etti. Öcalan mevcut siyasi gelişmeleri dikkatle takip ediyor ve silahlı mücadelenin artık siyasi bir kazanım getirmediğinin farkında. Aksine, bu mücadele sadece zaman, insan hayatı ve kaynak kaybına yol açıyor. Bu nedenle de bu yolu seçti. Ben bu kararın tamamen kendisine ait olduğuna yüzde yüz inanıyorum.

Irak Kürdistanı’na yönelik süren bombardımanlar ortamında bu çağrıya uymak ne kadar gerçekçi? Böyle bir durumda tam anlamıyla silahsızlanma mümkün mü sizce?

Bu elbette ciddi bir zorluk teşkil ediyor. Bir yanda çatışmanın sonlandırılmasına yönelik açık bir istek söz konusu. Öcalan, PKK’ye kendini feshetmesi, silah bırakması ve mücadelenin siyasi alana taşınması çağrısı yapıyor. Ancak diğer yandan, Türk devleti Irak Kürdistanı’nda bombardımanlar ve askeri operasyonlarla faaliyetlerini sürdürüyor. Bu büyük bir engel teşkil ediyor ve asıl sorunu gözler önüne seriyor: Gerçek bir barış süreci yerinden kıpırdamıyor. Bir çelişkiyle karşı karşıyayız; bir yanda askeri operasyonlar devam ediyor, diğer yanda barışa dair somut bir adım atılmıyor. Öcalan açık bir şekilde Türk devletine harekete geçme çağrısı yapıyor, ancak şimdiye kadar tüm inisiyatifler ya kendisinden ya da PKK’den geliyor. Devlet cephesinden henüz hiçbir adım atılmış değil.

Bu tek taraflı bir taviz gibi görünüyor. Özellikle Türk tarafında hiçbir şeyin değişmediği koşullarda, ortada açıkça bir güvensizlik var. Sizce bu durum yeni bir Kürt liderin ortaya çıkmasına neden olabilir mi?

Hayır, bu pek olası değil. Kürt halkının ezici çoğunluğu Öcalan’ı destekliyor. Onlar onun kararını kabul etti ve memnuniyetle karşıladı. Kürdistan’ın dört bir yanında insanlar onun barış çağrısını sevinçle karşıladı. Kürt mücadelesi 40 yılı aşkın süredir devam ediyor. Tam bağımsızlık elde edildiğini söyleyemeyiz — ki bu PKK’nin başlangıçtaki hedefiydi — ancak çok önemli kazanımlar elde ettik. En önemlisi, inkâr politikalarına son verdik. Geçmişte Türk devleti Kürtlerin varlığını tamamen reddediyordu. Türkiye’de Kürtlerin olmadığını, sadece sözde “dağ Türkleri”nin bulunduğunu iddia ediyorlardı. Kürtçe dilinin varlığını da inkâr ederek, bunun sadece başka dillerin bir lehçesi olduğunu öne sürüyorlardı.

Bu dönem sona erdi. Kürt halkının varlığı artık bir gerçekliktir ve bu gerçeklik kabul ediliyor. Bu, başlı başına büyük bir kazanımdır. Doğru, Türkiye’nin anayasasında ve devlet kurumlarında Kürtçe hâlâ eğitim dili olarak tanınmıyor. Ancak artık Türkiye’de kimse Kürtlerin var olmadığını iddia edemiyor. Bu son derece önemlidir. Bir diğer örnek ise bizim partimiz. Şu anda yüzde 10’dan fazla oy alıyoruz. Normal, demokratik koşullar altında bu oran çok daha yüksek olurdu — belki yüzde 15, hatta yüzde 20. Bu da verilen mücadelenin en önemli kazanımlarından biridir.

Ayrıca, Kürt toplumu da değişti. PKK sahneye çıkmadan önce Kürt toplumu oldukça feodal, ataerkil bir yapıya sahipti. Şimdi ise rahatlıkla söyleyebilirim ki, Ortadoğu’da Kürtler kadın haklarını, toplumsal cinsiyet eşitliğini, azınlık haklarını ve dini özgürlükleri savunan en liberal ve ilerici topluluklardan biri haline geldi. Bütün bunlar PKK sayesinde mümkün oldu; PKK toplumu köklü bir şekilde dönüştürdü. Bugün Kürtler çok daha özgüvenli ve çok daha örgütlüdür.

Örneğin Rojava’da bugün fiili bir özerklik var ve bu da PKK mücadelesinin bir sonucudur. Açıkça söyleyebilirim ki, Irak’ta da eğer PKK’nin etkisi olmasaydı, ne Barzani ne de Talabani bugün sahip oldukları özerk statüye ulaşamazlardı. Paradoksal bir şekilde, PKK’yi bastırmaya çalışan Türk devleti de bu özerkliğe dolaylı yollarla katkı sundu. Bu anlamda, bu kazanım da PKK’nin mücadelesinin bir sonucudur. Yani PKK, Türkiye sınırlarının ötesinde de önemli başarılar elde etti.

Bundan sonra ise, Öcalan’ın da belirttiği gibi, bu kazanımları korumak ve pekiştirmek için Türkiye içinde savaşmak artık zorunlu değil. Mücadele, barışçıl ve demokratik yollarla sürdürülebilir. Suriye, İran veya Irak’tan farklı olarak Türkiye; NATO, Avrupa Konseyi üyesi ve Avrupa Birliği’ne aday bir ülkedir. Resmi olarak Türkiye demokratik bir devlet sayılıyor çünkü bu kurumlara üyedir. Gerçekte bu tartışmalı olsa da, biz bugün hedeflerimize barışçıl, demokratik ve parlamenter yollarla ulaşmanın mümkün olduğuna inanıyoruz. Silahlı mücadeleye gerek yok. Bu, gerçekçidir.

Ancak şu anda Türk devleti Öcalan’ın silahsızlanma çağrısının Suriye, İran ve diğer yerlerdeki Kürtleri hedef aldığını söylüyor ki, bu tamamen gerçek dışıdır. Sayın Öcalan bizzat kendisi belirtmiştir: Suriye’deki Kürtlerin silahsızlanması pratik olarak mümkün değildir. Bugün Suriye’deki Kürtler hâlâ IŞİD’e karşı savaş yürütüyorlar. Rojava’nın varlığı ciddi tehdit altındadır. Irak’ta durum şu an için biraz daha istikrarlı; bu da federal yapı sayesinde mümkün olmuştur. Ancak diğer tüm bölgelerde tehdit düzeyi son derece yüksektir.

Türkiye’de ise, daha önce de belirttiğim gibi, eğer ülke gerçekten demokratikleşirse — ki bu olması gereken bir durumdur — ve Türkiye kendisini Batı dünyasının bir parçası olarak görmek istiyorsa, Avrupa Konseyi üyesi bir devlet olarak, diğer üye ülkeler gibi o da belirli ilkelere uymak zorundadır.

Ama Türkiye onlarca yıldır Avrupa Konseyi üyesi ve hâlâ hiçbir şey değişmedi… Elinizde somut bir plan var mı? Türkiye’nin Irak Kürdistanı’na yönelik bombardımanlarına nasıl karşılık vermeyi düşünüyorsunuz?

Muhalif çevrelerle temas halindeyiz ve Türk hükümetine bombardımanları derhal durdurma çağrısı yapıyoruz. Eğer barış sürecinin başarıya ulaşmasını istiyorsak, bu saldırıların sona ermesi gerekir. Bir yanda bombardımanlar, diğer yanda silahsızlanma çağrıları — bu çelişki hiçbir sonuç doğurmaz. Bu, sürecin mantığını bozar. Eğer bu sürecin ilerlemesini istiyorsak, Türkiye askeri operasyonları durdurmalı ve kapsamlı yasal reformlar gerçekleştirmelidir.

Silah bırakan insanların Türkiye’ye dönebilmelerini güvence altına alan yasalar gereklidir — tutuklanma, idam ya da baskı korkusu olmadan. Bu, barış sürecinin en asgari ön koşuludur.

Türk devleti bu süreçte ön koşullar, müzakereler veya pazarlıklar olmadığını iddia ediyor. Ancak gerçekte, barışın sağlanabilmesi için yerine getirilmesi gereken net ilkeler var. Türkiye, bugün bu süreci kontrol eden Öcalan’ın etrafında oluşmuş koşulları değiştirmek zorundadır. Öcalan serbest bırakılmalı ve sürece tam olarak dahil edilmelidir.

Bir diğer kritik mesele ise Türkiye’deki binlerce siyasi tutukludur. Örneğin partimizin eski eşbaşkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ, eski belediye başkanları ve milletvekilleri — sadece HDP’den değil, diğer muhalefet partilerinden de — hâlâ cezaevindeler. Hatta CHP’nin cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı bile baskı altındadır. Tüm siyasi tutuklular serbest bırakılmalıdır.

Yani bu açık bir ön koşul mu?

Evet, bu bizim için açık ve net bir ön koşuldur. Ancak bu ön koşullar resmen gündeme getirilmeden önce, Öcalan zaten bazı adımlar attı. Sürece olan ciddiyetini göstermek amacıyla inisiyatif aldı. Şimdi Türkiye’nin nasıl tepki vereceğini bekliyoruz.

Öcalan PKK’ye kendini feshetme çağrısı yaptı — ve PKK kendini feshetti. Silah bırakma çağrısı yaptı — ve silahsızlanma süreci başladı. Artık PKK kendi sorumluluğunu yerine getirmiştir. Şimdi sıra Türkiye’dedir. Somut adımlar atmak Türkiye’nin görevidir. O zamana kadar biz sadece bekliyoruz.

Eğer hiçbir şey değişmezse, taktik değiştirip silahlı mücadeleye dönmeniz mümkün mü?

Bu konu şu anda aktif şekilde tartışılıyor. Bu hafta mecliste özel bir komisyon kurulması gündemde; bu komisyon tamamen bu konuya — yani sürecin nasıl ilerlemesi gerektiğine ve Türk devletinin atması gereken pratik adımlara — odaklanacak. Biz bu komisyonun oluşturulmasını olumlu bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. Komisyonda parlamentoda temsil edilen tüm siyasi partiler yer alacak. Muhalefetin de sürece dahil olması, daha dengeli müzakerelerin önünü açabilir. Yalnızca bir ya da iki aşırı sağ parti komisyon çalışmalarına katılmayı reddetti. Ama bu ciddi bir sorun değil — beklenmedik bir durum olmadığı gibi sürecin ilerlemesini engelleyecek bir gelişme de değil.

Bu komisyondan ne bekliyorsunuz?

Beklentimiz, komisyonun parlamentoya yasal reform önerileri sunmasıdır — özellikle de silah bırakan bireylerin Türkiye’ye dönebilmesini güvence altına alacak yasa değişiklikleri. Ayrıca, Öcalan’ın statüsüne ilişkin ilerleme sağlanmasını da umuyoruz. En iyi senaryoda, genel af meselesi gündeme gelebilir. Böylece sürgünde olan herkes özgürce geri dönebilir. Bu komisyon böyle öneriler sunabilir ve sonrasında parlamento ile hükümet bu önerileri kabul edip etmeyeceklerine karar verir.

Sadece çatışmayı durdurmakla kalmayıp, komisyonun meselenin özüne — Kürt sorununa — eğilmesini de bekliyoruz. Bu, kadim taleplerden biri olan Kürtçenin eğitim dili olarak tanınmasını da içeriyor. Biz Türkçenin yerine geçmesini istemiyoruz, ama özellikle Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde Kürtçe eğitim seçeneği olmalıdır. Bugün Türkiye’de eğitim tamamen İngilizce veya Fransızca verilen okullar var. Peki neden Kürtçeye özel bir kısıtlama uygulanıyor? Kürdistan’ın bazı bölgelerinde Kürtçe eğitim mümkün olmalıdır. Bu, Türkiye’yi demokratikleştirme yönünde atılacak gerçek bir adım olur.

Bu konularda Avrupa Konseyi zaten Türkiye’ye birçok tavsiyede bulunmuştur — azınlık dillerinin kullanımı ve yerel yönetim ilkelerine kadar uzanan bir dizi konuda. Türkiye, Avrupa Konseyi çerçevesinde birçok sözleşmeye imza atmıştır. Türkiye bu standartlara tam olarak uyarsa, ülke içinde pek çok şeyin değişeceğine inanıyoruz.

PKK’nin mücadelesi Kürt toplumunu uzun süredir demokratik yönde dönüştürüyor. Öcalan’ın 27 Şubat’taki açıklamasında ve son mesajlarında da belirttiği gibi, PKK mücadelesine başladığında dünya iki kutupluydu — Sovyetler ve NATO. Ancak 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla dünya düzeni değişti. O tarihten itibaren Öcalan, bağımsız sosyalist bir Kürdistan hedeflemek yerine, Türkiye içinde demokratik bir çözüm arayışına yöneldi. 1993’ten bu yana defalarca barış girişimlerinde bulundu, ancak ne yazık ki Türk devleti buna hazır değildi.

Türk hükümetleri bazı denemelerde bulundu — sonuncusu 2013-2015 yılları arasındaydı — ancak süreç başarısız oldu. Bunun ana nedenlerinden biri, Erdoğan’ın süreci sadece kendi hükümeti üzerinden yürütmeye çalışmasıydı; toplumun daha geniş kesimlerini dahil etmedi. Oysa biz birçok kez tüm tarafların sürece dahil edilmesini önerdik. Çünkü Türkiye için barış, ancak ulusal bir mutabakatla mümkündür. Maalesef süreç çöktü.

Ama bu kez durum farklı. Sürece sadece Erdoğan değil, MHP gibi büyük bir milliyetçi parti de — Devlet Bahçeli liderliğinde — dahil olmuş durumda. Bu bize umut veriyor. Daha önce sürece mesafeli duran CHP bile artık destek veriyor. Genel olarak söyleyebiliriz ki, şu anda parlamentodaki partilerin yaklaşık yüzde 90’ı süreci destekliyor. Bu yüzden evet, bu kez başarı mümkün olabilir.

Talepleriniz eşit haklar ve reformlara odaklanıyor. Peki ya kendi kaderini tayin hakkı? Bu da gündeminizde mi?

Bu sürecin iki temel aşaması var. İlki, silahlı çatışmaları durdurmak ve silahlı mücadelenin geri dönmeyeceğini garanti altına almak. İkincisi ise Kürt meselesine siyasi bir çözüm üretmek. Ama bu sadece Kürtleri ilgilendiren bir konu değil; temelinde Türkiye’nin demokratikleşmesi yatıyor. Türkiye gerçekten demokratik bir devlet olursa — demokratik değerler ve ilkelere dayalı bir yapı kurulursa — Kürt halkının taleplerinin büyük bölümü doğal yollarla karşılanacaktır. Ve sadece Kürtlerin değil; Türkiye’de Süryaniler, Ermeniler, Êzidîler gibi başka azınlıklar da var. Bu topluluklar sayıca Kürtlerden daha küçük ve yoğun asimilasyona uğradılar. Ama onların da dillerinin, kültürlerinin ve kimliklerinin resmi olarak tanınması ve korunması gerekiyor.

Bu aşamada biz yalnızca temel, somut adımlar talep ediyoruz — barış sürecinin ilerleyebilmesi için. Silah bırakmış bireyler Türkiye’ye dönebilmeli ve demokratik siyasi sürece dahil olabilmelidir — hapis veya idam korkusu olmadan. Sayın Öcalan serbest bırakılmalı ve sürece doğrudan katılabilmelidir. Ama en önemlisi, tüm bu sorunların temel nedeni olan Kürt sorunu çözülmelidir. Aksi halde, PKK’den bile daha güçlü veya daha radikal yeni hareketlerin ortaya çıkma riski her zaman var olacaktır. Savaşı durdurmak yeterli değildir. Kürt halkı için siyasi bir çözüm bulunmalıdır — özellikle de dört ülkeye bölünmüş bir halk oldukları gerçeği göz önünde bulundurulduğunda.

Başlangıçta Öcalan ve PKK’nın amacı, Türkiye, Suriye, Irak ve İran’daki Kürtleri birleştirerek bağımsız, sosyalist bir Kürdistan oluşturmaktı. Bu, silahlı mücadelenin ilk stratejisiydi. Ancak Sovyetler Birliği’nin çöküşü ve on yıllarca süren mücadeleden sonra PKK, durumun değiştiğini fark etti. Bu vizyona ulaşmak artık gerçekçi değildi.

Bugün Öcalan’ın felsefesi, ulus-devlet modelini tamamen reddediyor. Ona göre sorunların kaynağı, Fransa Devrimi’nden beri egemen olan ulus-devlet sistemidir. Dünyadaki hiçbir ulus-devlet homojen bir nüfusa sahip değildir. Sınırlar içinde her zaman farklı halklar yaşar. Ulus-devletler nihayetinde azınlıkları asimile etmeye veya baskı altına almaya çalışır; herkesi tek bir ulusal kimliği kabul etmeye zorlar. Türkiye’de olduğu gibi. Otokratik rejimlerde bu, doğrudan baskıya dönüşür. Demokratik ülkelerde durum nispeten iyidir ama sorunlar yine de vardır.

Türkiye gerçek bir demokrasi olursa, biz inanıyoruz ki ayrı bir Kürt devleti olmadan birlikte yaşam mümkün olur. Az sayıda azınlık zaten büyük ölçüde asimile olmuş ve dil ya da kültür hakları talep etmeyebilir. Ama Kürtler farklıdır. Türkiye’de en az 25-30 milyonuz, dünyada 50-60 milyon civarındayız. Asimile olmadık. Dilimiz, kültürümüz, kimliğimiz hâlâ var. Ayrıca belli bir coğrafyada dağılmamış, nispeten bir aradayız. Bu yüzden sorun sadece dil veya kültürle sınırlı değildir. Sorun, Türkiye’nin aşırı merkezileşmiş devlet yapısıdır. Tüm kararlar Ankara’da alınır; yerel ihtiyaçlardan habersizdir. Kürtler belediye başkanlarını ve yerel meclisleri seçse bile, devlet onları görevden alır, hapse atar ve yerine kayyumlar atar. Bu demokrasi temelini tahrip eder.

Ancak sadece parlamentodan ibaret değildir durum. Sivil toplumun da sesi olmalıdır. Sivil toplum kuruluşları, yerel topluluklar ve Türkiye toplumunun diğer kesimleri — hepsi bu çatışmadan zarar görüyor ve diyalog sürecine katılmalıdır. Savaş herkesi etkiliyor, sadece Kürtleri değil. Geniş, kapsayıcı bir sürece ihtiyaç var.

Bu kez daha umutluyum. Erdoğan tereddüt etse bile, artık bu sadece onun siyasi iradesine bağlı değil; bu devlet sisteminin kararı olmalı. Devlet Erdoğan’ın siyasi geleceğini değil, Türkiye’nin geleceğini düşünmeli. Bu nedenle bugün barışın mümkün olduğuna her zamankinden daha fazla inanıyorum.

Daha fazlasını göster
Back to top button